top of page

Romanya Günleri: Tren İleri Gidiyordu, Ben Geriye Bakıyordum

7 Haz
13 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 25 Ağu

Saint Michael’s Church Bahçesi - 23/05/2026
Saint Michael’s Church Bahçesi - 23/05/2026
Nils Frahm – Ambre | Okurken keyifle dinleyebilirsiniz.

24/05/2026 | tr + eng + jp


  • Sabah kalktığımda, farklı hissetmenin başka bir türünü yaşıyordum. Bir şehri gezdikten sonraki sabah, oraya ilk geldiğiniz sabahla aynı olmuyor. İnsanların varlığına, binaların tarihine, sokakların ritmine biraz daha yakın hissediyorsunuz kendinizi. Özellikle de şehri gerçekten yaşayarak gezdiyseniz, bu yakınlaşma oldukça süreçsel bir hâl alıyor. Ama ertesi sabah uyandığımda tam olarak böyle değildi. Bir önceki günün devinimi sizi yeni bir sabaha hazırlarken, aynı zamanda şehre yeniden biraz yabancılaştırıyor. İlginç olan şu ki, bu iki durum arasındaki gerilim bana kültürel ve insani uyumu besleyen şeylerden biri gibi geliyor. Yakınlaşmak için önce biraz yabancı kalmak gerekiyor belki de.

  • Kaldığım yerden ayrılırken yerde sürüklemek zorunda olduğum bir valizimin olmayışı güzeldi. Bir şeyin, ayaklarınız dışında, sizin kontrolünüzde olup sürekli yere temas etmesi nedense insanı biraz daha az özgür hissettiriyor. En azından benim hissettiğim buydu. Saat ona yirmi kala hareket edecek trenime doğru yürürken bu hafiflik, az önce sözünü ettiğim gerilimi de olumlu bir deneyime dönüştürüyordu. Sabah olması ayrıca güzeldi. Şehir henüz insanların kalabalığıyla bütünüyle maskelenmemişti. Böyle saatlerde bir şehrin aurası bana daha görünür geliyor. Sevdiğim anlardan biri bu.

  • İstasyona yaklaşırken başka bir şey fark ettim. Sabahın o saatinde, yaklaşık on-on iki kişilik bir grup neşeyle sohbet ediyor, gülüyor, kendi aralarında eğleniyordu. Bunda anlatılmaya değer ne var? Aslında hiçbir şey. Belki de anlatılmaya değer olan tam olarak buydu. İnsanların sabah saatlerinde bir araya gelip hayatın içinde bu kadar rahat ve neşeli biçimde var olabilmeleri son derece normal bir şeydi. Fakat benim bunu fark edip ayrıca yazma ihtiyacı duymam biraz anormal geliyordu. Bana bile. Sonra bunun nedenini düşündüm. Böylesine sıradan bir sahneyi, kendi ülkemde ve şimdiye kadar yaşadığım şehirlerde bu kadar doğal biçimde hatırlayamıyordum.

  • Trendeki yerimi almamla trenin hareket etmesi arasında on dakikadan fazla yoktu. Fakat benim yolculuğa adapte olmam biraz daha uzun sürdü. Çok geçmeden yol arkadaşım Murakami’yle konuşmaya başladım. Gerçi konuşmak denirse... Konuşmanın uzun olan tarafı onundu. 1979’daydı o. Ben sözlerini ancak 2026’da duyabiliyordum. Yolculuk boyunca yalnızca onun konuşması, benimse susmam bir tür kabalık sayılabilirdi belki. Ama bilirsiniz, dinlememek daha büyük bir kabalık. Dinleyip de onun metaforlarında biraz dolaşmamak ise bence daha da büyüğü. Neyse ki ikisini de yapmadım. Hatta onun söylediklerini bu yolculuk sırasında kendi içimde yeniden duymanın ayrı bir anlamı olduğunu hissetmeye başladım. İlk sayfalarda şöyle diyordu:

  • “...Boğazım kurumuştu sanırım. Sabah altıda uyanmıştım. Ne zaman başkasının evinde uyansam hep bir başkasının bedenine, başkasının ruhuna girmiş gibi hissederim.”— Rüzgârın Şarkısını Dinle (Haruki Murakami)

  • En azından bana hissettirdiği buydu. Bu cümle, yabancılaşmadan tanışmaya, oradan da uyuma doğru ilerleyen hâlime bir şekilde eşlik ediyordu. “Sanki” demek bile fazla olabilir. Bir de gidiş yönünün tersine oturmuş, tren ilerlerken aksi yöne bakarak seyahat ediyordum. Belki de Murakami’yi daha iyi duyabilmemin nedenlerinden biri buydu. Tam burada zamanın farkındalığı zihnime girdi. Tren ileri gidiyordu. Ben geriye bakıyordum. Dışarıdaki doğaya odaklanıyordum ama zihnimdeki hareket yalnızca mekânsal değildi. En azından metaforik olarak. Bir önceki gün şehirle kurduğum ilişki daha çok dikeydi: doğadan şehre, dışarıdan içeriye doğru. Şimdiyse yatay bir hareket içindeydim; şehirden doğaya doğru ilerliyordum. Tıpkı 2026’da oturup 1979’daki Murakami’yi dinlemek gibi. Beden bir yöne gidiyor, bakış başka bir yöne çevriliyor, zaman ise ikisinin arasında kendisine ayrı bir yol açıyordu.

  • Nispeten uzun sayılabilecek bu yolculuğun sonuna yaklaşırken, yeni bir şehre varmanın önceki deneyimin devamı olduğunu fark etmeye başladım. İlk gelişimdeki yabancılaşma kadar güçlü bir yabancılık hissetmiyordum artık. Sanırım bunun normal olduğunu düşünüyordum. Ama bu “normal”, Türkçe düşünüp İngilizce dışa vurduğumda zihnimde ancak orta derecede normal kalabiliyordu. Ama… Bu da normal değil mi? Yolculuk ilerledikçe zihnimdeki metaforik tepeler —her biri farklı büyüklükte olsa da— daha kolay aşılır hâle geliyordu. Suceava’ya yaklaştıkça bazıları yeniden yükseliyordu elbette. Aşırı düşünmenin kendine özgü tepeleri. Fakat bunu fark ettiğimde, meselenin yalnızca düşünmekten değil, düşüncelerimi sürekli gruplandırma, tasnif etme ve rasyonalize etme eğilimimden kaynaklandığını anlamam uzun sürmedi.

  • Burada belki de dikkat çekici olan şey şu:

    Türkçe düşündüğümde zihnim daha kuralcı, sistematik ve tasnifçi çalışıyor. İngilizce düşündüğümde daha çok ana, harekete ve sürece yaklaşıyorum. Hareket hâlindeki bir reflection gibi. Japonca düşündüğümde ise ikisinin arasında başka bir alan ortaya çıkıyor. Bu üçü arasındaki denge sürekli değişiyor. Bazen biri öne çıkıyor, sonra diğeri. Hangisinin benim için daha iyi olduğuna karar verememek bile başlı başına başka bir düşünme biçimine dönüşüyor. Sürekli değişen. Sürekli deneyimlenen. Ve açıkçası yorucu. Yol boyunca zihnim zaman zaman Japoncaya kayarken, Murakami’yi kendi ilk dönemlerinden dinlemek beni yeniden İngilizce düşünmeye doğru itiyordu. Belki de mesele dillerin neyi ifade edip edemediğinden çok, benim o dillerde nasıl düşündüğümdü. Türkçe bana düşünceyi düzenleme ve sınıflandırma alanı açarken, İngilizce deneyimi süreç içinde anlatmaya daha yakın hissettiriyordu. Japonca ise ikisinin arasında, daha az açıklayan ama bazen daha doğrudan hissettiren başka bir zihinsel alan yaratıyordu. Bunların gerçekten dillerin özellikleri mi, yoksa benim o dillerle kurduğum ilişkinin sonucu mu olduğunu bilmiyorum. Belki de bilmek gerekmiyordur. Çünkü yolculuk boyunca değişen yalnızca manzara değildi. Düşündüğüm dil değiştikçe, baktığım şeyin biçimi de biraz değişiyordu. Belki de normali budur.


İkinci kısmı yakında...


Romanian Days: The Train Was Moving Forward, I Was Looking Back


  • When I woke up that morning, I was experiencing another kind of feeling different. The morning after you have explored a city is not the same as the morning when you first arrived there. You feel a little closer to the presence of its people, the history of its buildings, and the rhythm of its streets. Especially if you have really experienced the city while wandering through it, this sense of closeness gradually becomes part of a process. But when I woke up the next morning, it was not exactly like that. While the movement of the previous day prepares you for a new morning, it also makes the city slightly unfamiliar again. What is interesting is that the tension between these two states seems to me like one of the things that nourishes cultural and human adaptation. Perhaps, in order to grow closer, one first needs to remain a little foreign.

  • As I left the place where I was staying, it felt good not to have a suitcase that I had to drag along the ground. For some reason, having something other than your feet under your control and constantly in contact with the ground makes you feel a little less free. At least, that is how I felt. As I walked towards the train that would depart at twenty to ten, this lightness was also turning the tension I had just mentioned into a positive experience. It was also nice that it was morning. The city had not yet been completely masked by the crowds. At such hours, the aura of a city seems more visible to me. It is one of the moments I enjoy.

  • As I approached the station, I noticed something else. At that hour of the morning, a group of around ten or twelve people were chatting cheerfully, laughing, and enjoying themselves together. What was there in this that was worth telling? Actually, nothing. Perhaps what was worth telling was precisely that. It was perfectly normal for people to come together in the morning and exist within life in such a relaxed and cheerful way. Yet the fact that I noticed this and felt the need to write about it seemed slightly abnormal to me. Even to me. Then I thought about why. I could not easily remember such an ordinary scene occurring with the same naturalness in my own country or in the cities where I had lived until then.

  • There were no more than ten minutes between taking my seat on the train and the train beginning to move. But it took me a little longer to adapt to the journey. Before long, I began talking to my travelling companion, Murakami. Though I am not sure it could really be called talking... He was doing most of the talking. He was in 1979. I could only hear his words in 2026. Perhaps it might have been considered a kind of rudeness for him to speak throughout the journey while I remained silent. But, as you know, not listening would have been a greater rudeness. And listening without wandering for a while through his metaphors would, I think, have been an even greater one. Fortunately, I did neither. In fact, during this journey, I began to feel that hearing his words again within myself carried a meaning of its own. In the opening pages, he said:

  • “...My throat must have been dry. I had woken up at six in the morning. Whenever I sleep in someone else’s house, I always feel as though I have entered someone else’s body, someone else’s soul.” — Hear the Wind Sing (Haruki Murakami)

  • At least, that was what it made me feel. Somehow, this sentence accompanied the state I was moving through—from estrangement to familiarity, and from there towards adaptation. Even saying “as if” might be too much. I was also sitting facing the opposite direction of travel, looking backwards as the train moved forward. Perhaps that was one of the reasons I could hear Murakami more clearly. It was precisely there that an awareness of time entered my mind. The train was moving forward. I was looking backward. I was focusing on the landscape outside, but the movement in my mind was not merely spatial. At least, not metaphorically. The relationship I had formed with the city the previous day had been more vertical: from nature towards the city, from outside towards inside. Now I was moving horizontally, from the city back towards nature. Much like sitting in 2026 and listening to Murakami speaking from 1979. The body moves in one direction, the gaze turns towards another, and time opens a separate path somewhere between the two.

  • As this relatively long journey approached its end, I began to realise that arriving in a new city was a continuation of the previous experience. I no longer felt the same strong sense of estrangement that I had felt when I first arrived. I suppose I thought that was normal. But this “normal,” once I thought in Turkish and expressed it outwardly in English, remained only moderately normal in my mind. But... isn’t that normal too? As the journey continued, the metaphorical hills in my mind—each of them different in size—became easier to cross. As we drew closer to Suceava, some of them naturally began to rise again. The peculiar hills of overthinking. But once I noticed this, it did not take me long to realise that the issue was not simply thinking too much, but my constant tendency to group, classify, and rationalise my thoughts.

  • Perhaps what is striking here is this: When I think in Turkish, my mind works in a more rule-bound, systematic, and classificatory way. When I think in English, I move closer to the moment, to movement, and to process. Like a reflectionin motion. When I think in Japanese, another space emerges somewhere between the two. The balance among these three is constantly changing. Sometimes one comes forward, then another. Even being unable to decide which one is better for me turns into another way of thinking in itself. Constantly changing. Constantly experienced. And frankly, exhausting. As my mind occasionally drifted into Japanese along the way, listening to Murakami from his earliest period kept pulling me back towards thinking in English. Perhaps the issue is less about what languages can or cannot express than about how I think within those languages. Turkish gives me a space in which to organise and classify thought, while English feels closer to narrating experience as something unfolding within a process. Japanese, meanwhile, creates another mental space somewhere between the two—one that explains less, perhaps, but sometimes feels more direct. I do not know whether these are really qualities of the languages themselves or the result of the relationships I have formed with them. Perhaps I do not need to know. Because throughout the journey, it was not only the landscape that was changing. As the language in which I was thinking changed, the form of what I was looking at changed slightly as well. Perhaps that is what is normal.


Part Two coming soon...


ルーマニアの日々:列車は前へ進み、私は後ろを振り返っていた


  • 朝、目を覚ましたとき、私はまた別の意味で「違っている」という感覚のなかにいた。ある街を歩いた翌朝は、初めてそこに着いた朝とは同じではない。そこに暮らす人々の存在や、建物が重ねてきた歴史、通りのリズムに、少しだけ近づいたように感じる。とりわけ、その街をただ見て回るのではなく、実際にそのなかで時間を過ごすように歩いたのなら、その近づいていく感覚は、次第にひとつの過程として感じられるようになる。けれど、翌朝目を覚ましたときの感覚は、正確にはそれだけではなかった。前日の動きは、新しい朝へと自分を運んでくれる一方で、その街をもう一度、少しだけ見知らぬものにもする。興味深いのは、この二つの状態のあいだに生まれる緊張こそが、文化的にも人間的にも、適応を支えているものの一つなのではないかと思えることだ。近づくためには、まず少しだけよそ者のままでいる必要があるのかもしれない。

  • 宿を出るとき、地面を引きずるスーツケースがなかったことが心地よかった。自分の足以外の何かを自分で動かしながら、それが絶えず地面に触れているというのは、なぜか人を少しだけ不自由にする。少なくとも、私にはそう感じられる。九時四十分発の列車に向かって歩きながら、その身軽さが、さきほど触れた緊張をも、どこか肯定的な経験へと変えてくれていた。朝だったこともよかった。街はまだ人の多さによって完全には覆い隠されていなかった。こういう時間には、街そのもののアウラがいつもより見えやすくなるように思う。私の好きな瞬間の一つだ。

  • 駅に近づく途中で、もう一つ気づいたことがあった。朝のその時間、十人か十二人ほどの人たちが楽しそうに話し、笑い、互いにくつろいでいた。そこに、わざわざ書くほどの何があるのだろう。実際、何もない。けれど、もしかすると書くに値するのは、まさにその「何もなさ」だったのかもしれない。人々が朝から集まり、日常のなかでこれほど自然に、気楽に、楽しそうに過ごしている。それ自体は、ごく普通のことだった。けれど、私がそれに気づき、あえて書き留めようと思ったことのほうが、少し不自然に感じられた。自分自身にさえ。そこで、なぜだろうと考えた。こんなにもありふれた光景を、自分の国や、これまで暮らしてきた街々で、これほど自然なものとして思い出すことができなかったからだ。

  • 列車の席に着いてから発車するまで、十分もなかった。けれど、私が旅そのものに馴染むには、もう少し時間がかかった。ほどなくして、旅の道連れだった村上と話し始めた。もっとも、「話す」と言えるのかどうか……。長く話していたのは彼のほうだった。彼は1979年にいた。私はその言葉を2026年になって聞いていた。旅のあいだずっと彼だけが話し、私が黙っているのは、ある意味では失礼なのかもしれない。けれど、ご存じのとおり、聞かないことのほうがもっと失礼だ。そして、聞きながら彼の比喩のなかを少しも歩いてみないというのは、私に言わせれば、さらに失礼なことだ。幸い、私はどちらもしなかった。それどころか、この旅の途中で彼の言葉を自分の内側でもう一度聞くことには、また別の意味があるのだと感じ始めていた。冒頭の数ページで、彼はこう語っている。

  • 「……たぶん喉が渇いていたのだと思う。朝の六時に目を覚ましていた。誰かの家で眠るとき、僕はいつも、他人の身体や他人の魂のなかに入り込んでしまったような気がする。」—『風の歌を聴け』

  • 少なくとも、私にはそう響いた。この一文は、よそよそしさから親しみへ、そこからさらに馴染んでいく感覚へと移っていく私の状態に、どこかで寄り添っていた。「まるで」と言うことさえ、余計なのかもしれない。それに私は進行方向とは逆向きに座り、列車が前へ進むあいだ、後ろへ流れていく景色を見ていた。もしかすると、それも村上の声をいつもよりよく聞けた理由の一つだったのかもしれない。ちょうどそのとき、時間というものが急に意識のなかに入ってきた。列車は前へ進んでいる。私は後ろを見ている。外の自然に目を向けてはいたけれど、頭のなかで起きていた移動は、空間的なものだけではなかった。少なくとも、比喩的には。前日に街と結んだ関係は、どちらかといえば垂直的なものだった。自然から街へ、外から内へ。けれど今、私は水平に移動していた。街から自然へと向かっていた。2026年に座りながら、1979年の村上に耳を傾けているように。身体は一つの方向へ進み、視線は別の方向へ向けられ、時間はその二つのあいだに、自分だけの道をつくっていた。

  • 比較的長いこの旅が終わりに近づくにつれて、新しい街に到着するということが、すでに前の経験の続きになっているのだと気づき始めた。最初に着いたときほど強いよそよそしさは、もう感じていなかった。たぶん、それを「普通のこと」だと思っていたのだろう。けれど、その「普通」は、トルコ語で考え、それを英語で外に出そうとすると、私の頭のなかではせいぜい「ほどほどに普通」なものにしかならなかった。でも……それもまた普通なのではないか。旅が進むにつれて、頭のなかにある比喩的な丘は――それぞれ大きさは違っていても――少しずつ越えやすくなっていった。もちろん、スチャヴァに近づくにつれ、そのうちのいくつかはまた高くなっていった。考えすぎることで生まれる、あの独特の丘だ。けれど、それに気づいたとき、問題は単に考えすぎることではなく、自分の考えを絶えずまとめ、分類し、理屈の通るかたちにしようとする癖にもあるのだと理解するまで、それほど時間はかからなかった。

  • ここで、もしかすると興味深いのはこういうことだ。トルコ語で考えるとき、私の思考はより規則を求め、体系的になり、物事を分類しようとする。英語で考えるときには、もっとその瞬間や動き、そして過程そのものに近づいていく。動きのなかにある reflection のように。日本語で考えると、その二つのあいだに、また別の場所が現れる。この三つのバランスは絶えず変わっている。あるときは一つが前に出て、そのあとには別の一つが出てくる。どれが自分にとっていちばんいいのか決められないということさえ、それ自体が別の思考のかたちになっていく。絶えず変わる。絶えず経験される。そして、率直に言えば、疲れる。旅の途中、思考がときおり日本語へと移っていく一方で、初期の村上の声を聞いていると、私はまた英語で考えるほうへと引き戻されていった。もしかすると問題は、それぞれの言語が何を表現できるか、あるいはできないかということよりも、私自身がその言語のなかでどのように考えているか、ということなのかもしれない。トルコ語は、考えを整理し、分類するための場所を私に与えてくれる。英語は、経験をひとつの過程として語ることに、より近く感じられる。そして日本語は、その二つのあいだに、あまり説明しすぎることなく、ときにはもっと直接的に感じられる別の心の領域をつくり出す。これが本当にそれぞれの言語そのものの性質なのか、それとも私がそれぞれの言語と築いてきた関係の結果なのか、私にはわからない。たぶん、わかる必要もないのだろう。旅のあいだに変化していたのは、風景だけではなかったのだから。考える言語が変わるたびに、目の前にあるものの見え方も、少しずつ変わっていた。たぶん、それが普通なのだ。


    第二部につづく……

Yorumlar


bottom of page