Romanya Günleri: Nerelisin?
- Yetkin KARAOĞLU
- 1 gün önce
- 13 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 saat önce

24/05/2026 | tr + eng + jp
Bu kısa yolculuğun sonunda diğer meslektaşlarımla buluştuktan sonra, yaklaşık on-on iki kişi olarak yol üzerinde —tabi biraz ara bir yolda— durduk. Neden durduğumuzu anlamamız uzun sürmedi. Bizi karşılamak için, her biri altı kişilik üç at arabası gelmişti. Daha önce böyle bir karşılamayla karşılaşmamıştım. O nedenle biraz gerildiğimi hatırlıyorum. Ama sanırım bu gerilim, olumsuz bir şeyden çok, daha önce deneyimlemediğim bir karşılama biçiminin oluşturduğu kısa süreli yabancılıktı. Bindiğimiz at arabasında iki Hintli, bir Lübnanlı, bir Türk ve iki Portekizli vardık. Kısa bir yolculuktu. Ama sohbetimiz yalnızca nereli olduğumuz üzerine değildi. Çok geçmeden, ülkelerimizin birbirinden farklı kültürel özelliklerinden konuşmaya başladık.
At the end of this short journey, after meeting up with my other colleagues, about ten or twelve of us stopped along the road—though it was, of course, a rather out-of-the-way road. It did not take long to understand why we had stopped. Three six-seater horse-drawn carriages had been sent to meet us. I had never been welcomed in quite this way before. I remember feeling a little tense because of it. But I think that tension came less from anything negative than from the brief sense of unfamiliarity created by a form of welcome I had never experienced before. In the carriage I boarded, there were two Indian colleagues, a Lebanese colleague, a Turkish colleague, and two Portuguese colleagues. It was a short journey. But our conversation was not limited to where we came from. Before long, we had begun talking about the different cultural characteristics of our countries.
この短い旅の終わりに、ほかの同僚たちと合流したあと、私たちは十人か十二人ほどで道の途中に立ち止まった。もっとも、そこはいわゆる大通りではなく、少し外れた道だった。なぜ立ち止まったのかは、すぐにわかった。私たちを迎えるために、六人乗りの馬車が三台やって来ていたのだ。こんなふうに迎えられたことは、それまで一度もなかった。だから少し緊張していたのを覚えている。でも、その緊張は何か嫌なことがあったからというよりも、これまで経験したことのない迎え方に触れたことで生まれた、ほんの短い異質感のようなものだったのだと思う。私が乗った馬車には、インド人の同僚が二人、レバノン人が一人、トルコ人が一人、そしてポルトガル人が二人いた。短い道のりだった。けれど、私たちの会話は単に「どこの出身か」という話だけでは終わらなかった。ほどなくして、それぞれの国の異なる文化的特徴について話し始めていた。
Tabi ki, sohbet kültüreldi. Fakat kendi içerisinde başka bir ilginçlik daha taşıyordu. Kültürlerimiz birbirinden farklıydı ama beni o anda diğerlerinden ayıran şey yalnızca ülke farklılığı değildi. Gruptaki diğerlerinin Hıristiyan, benim ise tek Müslüman olmam, onların gözünde beni biraz daha ilginç kılıyor gibiydi. Bunu jestlerinden ve yüz ifadelerinden anlamam uzun sürmedi. Tabi bu olumsuz bir şey değildi. Daha çok, onlarda gördüğüm bir yansımaydı. Ve sanırım bu yansıma, etkinliğin sonuna kadar farklı renklerde karşıma çıkmaya devam etti. Portekizli ve Romanyalı meslektaşlarım daha sessiz, gözlemci ve uyumlu bir iletişim biçimini tercih ederken; Hintli ve Lübnanlı meslektaşlarım daha dışa dönük, daha doğrudan ve etkileşimliydiler. Elbette bunları kültürlerinin değişmez özellikleri olarak değil, o kısa yolculukta karşıma çıkan kişisel iletişim biçimleri olarak gözlemliyordum. Ama fark yeterince belirgindi.
Of course, the conversation was cultural. Yet there was something else about it that I found interesting. Our cultures were different from one another, but at that moment, nationality was not the only thing that distinguished me from the others. Everyone else in the group was Christian, while I was the only Muslim, and this seemed to make me somewhat more interesting in their eyes. It did not take me long to notice this in their gestures and facial expressions. Of course, there was nothing negative about it. It was more like a reflection I could see in them. And I think that reflection continued to appear before me in different shades until the end of the event. My Portuguese and Romanian colleagues tended toward a quieter, more observant, and more reserved way of communicating, whereas my Indian and Lebanese colleagues were more outgoing, direct, and interactive. Naturally, I did not take these to be fixed characteristics of their cultures, but rather personal styles of communication that I happened to encounter during that short journey. Still, the difference was distinct enough to notice.
もちろん、会話の中心にあったのは文化だった。ただ、そのやりとりには、もうひとつ私の興味を引くものがあった。私たちの文化は互いに異なっていたけれど、そのとき私をほかの人たちから分けていたのは、国籍の違いだけではなかった。グループのほかの人たちは皆キリスト教徒で、ムスリムは私一人だった。そのことが、彼らの目には私を少しだけ興味深い存在にしているように見えた。それは、彼らの身振りや表情からすぐにわかった。もちろん、そこに否定的なものはなかった。むしろ、彼らのなかに映っている何かを、私が見ているような感覚だった。そして、その反映は、催しが終わるまで、少しずつ色を変えながら私の前に現れ続けたように思う。ポルトガル人とルーマニア人の同僚たちは、比較的静かで、よく観察し、控えめに相手に合わせるような話し方をしていた。一方で、インド人とレバノン人の同僚たちは、もっと外向的で、率直で、やりとりそのものを楽しむような話し方だった。もちろん、私はそれを彼らの文化に固有の不変の特徴だと考えていたわけではない。あくまで、その短い旅のなかで私が出会った、それぞれ個人のコミュニケーションの仕方として見ていた。それでも、その違いは十分にはっきりしていた。
Açıkçası bütün bunlarla zihinsel olarak meşgulken sohbete biraz geç dahil olmuştum. Lübnanlı Marguerite’nin bana, “Adın ne?” ve hemen ardından, “Nerelisin?” diye sormasıyla birlikte farkındalığım başka bir yere kaydı. Belki coğrafi yakınlığın da etkisi vardı, bilmiyorum. Ama sorunun kendisi beni beklediğimden daha fazla etkiledi. Cevap vermekten çok, ismimin ne olduğunu ve nereli olduğumu nasıl söylemem gerektiğini düşünmeye başladım. Bilirsiniz, kendi ülkenizde biri size “Nerelisin?” diye sorduğunda çoğu zaman bir il ya da ilçe adı söylersiniz. Ama başka bir ülkede aynı soruya bir ülke adıyla cevap vermek… O anda farklı hissettirdi. Bir an duraksadım. “Nereliyim?” diye sordum kendi kendime. Bu, aslında bir aidiyet sorgusu değildi. Aidiyetin nasıl ifade edildiğinde anlaşılır hâle geldiğini düşünmekti. Ve tabi, önce benim tarafımdan anlaşılması gerekiyordu. Çünkü en azından biraz kekelesem de bir cevap verebilmem, o anda hangi ölçekte konuşmam gerektiğini çözmeme bağlıydı. Şöyle bir yerde duruyordum: Ülkemin adını söylersem onların zihnindeki kategorilere hitap edecektim. İl ya da ilçe adını söylersem kendi zihnimdeki kategorilere. Peki, ülkemin içindeyken de böyle olmuyor muydu? Bu soru bana daha karmaşık geliyor. Çünkü “nereli olmak”, yalnızca bir yere ait olmak değil, o aidiyetin hangi ölçekte ifade edildiğine de bağlıymış gibi. Tepelerin ardındaki biriyle tanışmak, bedenen o tepeyi aşmış olsanız bile, zihnin de aynı yolu geçmesini gerektiriyordu sanırım.
While I was mentally occupied with all of this, I had actually joined the conversation a little late. My awareness shifted elsewhere when Marguerite, the Lebanese colleague, asked me, “What’s your name?” and immediately afterwards, “Where are you from?” Perhaps geographical proximity had something to do with it; I do not know. But the question itself affected me more than I had expected. Rather than simply answering, I began thinking about what my name was and how I ought to say where I was from. You know, when someone asks you, “Where are you from?” in your own country, you usually give the name of a province or a district. But answering the same question with the name of a country when you are somewhere else… At that moment, it felt different. I hesitated for a second. “Where am I from?” I asked myself. This was not really a question of belonging. It was about how belonging becomes intelligible through the way it is expressed. And, of course, it first had to become intelligible to me. Because in order to give some sort of answer—even if I stuttered a little—I first had to work out the scale on which I was supposed to speak. I found myself somewhere between two positions: if I gave the name of my country, I would be speaking to the categories in their minds. If I gave the name of my province or district, I would be speaking to the categories in mine. But did the same thing not happen even within my own country? That question seems more complicated to me. Because “being from somewhere” seems to depend not only on belonging to a place, but also on the scale at which that belonging is expressed. Meeting someone from beyond the hills, even if you have physically crossed those hills, perhaps requires the mind to make the same journey as well.
こうしたことを頭のなかで考えていたせいで、実を言えば、私は会話に少し遅れて入っていた。レバノン人の同僚マルグリットが、「お名前は?」と聞き、そのすぐあとに「どちらの出身ですか?」と尋ねてきたとき、私の意識は別のところへ移った。地理的な近さも少しは関係していたのかもしれない。よくわからない。でも、その問いそのものが、思っていた以上に私を動かした。答えることよりも先に、自分の名前は何だったのか、そして自分がどこから来た人間なのかを、どう言えばよいのか考え始めてしまった。自分の国にいるとき、「どこの出身ですか」と聞かれれば、たいてい地方や町の名前を答えるだろう。でも、外国で同じ問いを向けられ、その答えとして国の名前を口にすること……。その瞬間、それは少し違うものに感じられた。私は一瞬、言葉に詰まった。「私はどこの出身なんだろう」と自分に問いかけた。これは、本当の意味で帰属そのものを疑う問いではなかった。帰属というものが、どのように表現されたときに理解可能なものになるのかを考えていたのだ。そして当然、それはまず私自身にとって理解可能でなければならなかった。なぜなら、少しどもりながらでも何かを答えるためには、その瞬間、自分がどの尺度で話すべきなのかを理解しなければならなかったからだ。私は、ちょうど二つのあいだに立っていた。国の名前を言えば、彼らの理解の枠組みに合わせて答えることになる。自分の地方や町の名前を言えば、自分の理解の枠組みに沿って答えることになる。けれど、自分の国のなかにいるときだって、同じことが起きているのではないだろうか。この問いは、私にはもっと複雑に思える。なぜなら、「どこの人であるか」ということは、単にある場所に属しているというだけではなく、その帰属がどの尺度で語られるかにも左右されるように思えるからだ。丘の向こう側にいる誰かと出会うということは、身体ではすでにその丘を越えていたとしても、心もまた同じ道を越えていかなければならない、ということなのかもしれない。
Hayır, tabi ki bu benim ilk yurtdışı deneyimim değildi. Tam tersine, her seyahatimde ve yeni insanlarla her tanışmamda buna benzer bir şey yaşadığımı söyleyebilirim. Bir dönem bunun yalnızca tekrar eden bir deneyim olduğunu düşünmüştüm. Ama değildi. Çünkü tepeler hep aynı kalmıyordu. Soruyu kimin sorduğuna, nerede sorduğuna ve ne zaman sorduğuna göre hem yükseklikleri hem de arkalarında kalan manzara değişiyordu. Ülke içinde “nereli olduğumuz”, karşımızdaki kişinin zihninde ismimizi yeniden kuruyor olabilir miydi? Belki de. Hatta bugün bunun daha da karmaşıklaştığını düşünüyorum. Nerede yaşadığımız, nerede çalıştığımız, neyle meşgul olduğumuz… Bütün bunlar sanki varlığımızı mekân içinde yeniden konumlandıran araçlara dönüşüyor. Bu nedenle karşımızdaki kişinin bizi hangi bilgi üzerinden tasavvur edeceği de ayrı bir gizem. Memleket mi? Yaşadığımız şehir mi? Çalıştığımız kurum mu? Mesleğimiz mi? Peki yurtdışında bu gizem ne kadar içsel kalabilir? Belki de bu yüzden konuşmak ve dışarıya doğru bir etkileşim kurmak, zihindeki tepeleri düzlemek anlamına gelmiyor. Zaten tepelerin tamamen ortadan kalkmasını da istemiyorum sanırım. Daha çok, onların aşılabilir hâle gelmesi gerekiyor. Çünkü tanımak, karşımızdaki bütün engellerin ortadan kalkması değil. Bazen yalnızca o engellerin ötesinde ne olduğunu görebilecek kadar ilerleyebilmek. Üstelik bir tepeyi aştığınızda doğrudan dümdüz bir manzaraya da çıkmıyorsunuz. Yeni deneyim, daha önce aştığınız tepelerin şeklini de değiştiriyor. Belki de insanları tanımak biraz böyle. Zamanın ve mekânın bir kişi üzerinde bıraktığı görüntüyü görüyorsunuz. Sonra gördüğünüz şeyi anlamaya çalışıyorsunuz. Ve sonunda karşınızdaki kişinin yalnızca görünen hâliyle değil, sizde ortaya çıkan anlamıyla karşılaşıyorsunuz.
No, of course, this was not my first experience abroad. Quite the opposite: I could say that something similar happens to me on every journey and whenever I meet new people. For a while, I thought it was simply a recurring experience. But it was not. Because the hills never remained the same. Depending on who asked the question, where they asked it, and when, both their height and the landscape behind them changed. Within our own country, could “where we are from” be reconstructing our name in the mind of the person before us? Perhaps. In fact, today I think it has become even more complicated. Where we live, where we work, what we do… All of these seem to become tools that reposition our existence within space. And so there is another mystery in the question of which piece of information the person before us will use to imagine who we are. Our hometown? The city we live in? The institution where we work? Our profession? And abroad, how far can this mystery remain something internal? Perhaps this is why speaking and reaching outward through interaction does not mean flattening the hills in the mind. I do not think I want the hills to disappear entirely anyway. What matters, perhaps, is that they remain possible to cross. Because getting to know someone does not mean removing every obstacle between us. Sometimes it means simply going far enough to see what lies beyond them. And when you cross one hill, you do not suddenly arrive at a perfectly flat landscape. A new experience also changes the shape of the hills you have already crossed. Perhaps getting to know people is a little like this. You see the image that time and space have left upon a person. Then you try to understand what you have seen. And in the end, you encounter the person before you not only as they appear, but also through the meaning they come to assume within you.
いや、もちろん、これが私にとって初めての海外経験だったわけではない。むしろその逆で、旅をするたび、新しい人と出会うたびに、これと似た何かを経験してきたと言っていい。以前は、それをただ繰り返される経験なのだと思っていた。でも、そうではなかった。丘はいつも同じ形をしているわけではないからだ。誰がその問いを尋ねるのか。どこで尋ねるのか。そして、いつ尋ねるのか。それによって、丘の高さも、その向こうに広がる景色も変わっていった。自分の国のなかでも、「どこの出身か」という情報が、相手の頭のなかで私たちの名前そのものを組み替えていることがあるのだろうか。たぶん、あるのだと思う。それどころか、今ではもっと複雑になっている気がする。どこに住んでいるのか。どこで働いているのか。何をしているのか……。そうしたことすべてが、空間のなかで私たちの存在をもう一度位置づけ直す道具のようになっている。だからこそ、目の前にいる人が、どの情報を手がかりに私たちを思い描くのかということも、ひとつの謎になる。故郷だろうか。今暮らしている町だろうか。勤めている機関だろうか。それとも職業だろうか。では、外国に出たとき、この謎はどこまで内面的なものとして残り続けることができるのだろう。だからこそ、話すことや、外へ向かって他者と関わろうとすることは、頭のなかの丘を平らにしてしまうことではないのだと思う。そもそも私は、丘が完全になくなってしまうことを望んでいないのかもしれない。大切なのは、たぶん、その丘を越えられることだ。誰かを知るということは、目の前にあるすべての障害を取り除くことではない。ときには、その向こうに何があるのか見えるところまで進んでみるだけでいい。そして、ひとつの丘を越えたからといって、その先に突然、どこまでも平らな景色が広がっているわけでもない。新しい経験は、以前に越えてきた丘の形さえ変えてしまう。人を知るということも、少しそれに似ているのかもしれない。時間と空間がその人の上に残した像を見る。そして、自分が見たものを理解しようとする。最後には、目の前の人を、ただ見えている姿としてではなく、自分のなかに生まれた意味としても見ることになる。
Evet. Ağzımı açtığımda ilk hecede kekelememin nedenlerinden biri belki de buydu. Üstelik kekeleme ismimi söylerken oldu. Bu da biraz ironik değil mi? İsmimin kendisi üzerine hiç düşünmemişken, “Nerelisin?” sorusunun zihnimde ismimin önüne geçmesi… Sanırım o anda düşüncelerimin tepelerinde yürürken ayağım küçük bir taşa takılmıştı. Bir tökezleme. Ve her tökezleme, kısa bir kekeleme. Belki de farkındalık bazen insana böyle nefes aldırıyor. Yol üzerindeki taşları fark ettiriyor. Bir düşünceden diğerine geçerken küçük bir sekte yaratıyor. Bir cümlenin içindeki virgüller gibi. Ben buna virgül diyorum. Metaforum tökezleme. Başkalarıysa belki çekingenlik. Her neyse... En azından burada yazılanların büyük kısmı, bir zamanlar çekindiğim varsayılan şeyler üzerine. Bu kadar indirgeme yeter sanırım.
Yes. Perhaps that was one of the reasons I stuttered on the very first syllable when I finally opened my mouth. And, more than that, I stuttered while saying my own name. A little ironic, isn’t it? I had never really thought about my name itself, and yet the question “Where are you from?” had somehow moved ahead of it in my mind… I suppose that while I was walking along the hills of my thoughts, my foot caught on a small stone. A stumble. And every stumble, a brief stutter. Perhaps awareness sometimes gives us room to breathe in just this way. It makes us notice the stones along the road. It creates a small interruption as we move from one thought to another. Like commas within a sentence. I call it a comma. My metaphor is a stumble. Others might call it shyness. Anyway… At least most of what is written here concerns things I was once assumed to be shy about. I think that is enough reduction for now.
そう。ようやく口を開いたとき、最初の一音でどもってしまった理由のひとつは、たぶんそこにあったのだと思う。しかも、どもったのは自分の名前を言うときだった。少し皮肉ではないだろうか。自分の名前そのものについては一度も深く考えたことがなかったのに、「どこの出身ですか」という問いが、頭のなかでいつの間にか名前より先に出てしまったのだから……。たぶん私はその瞬間、自分の思考の丘を歩いている途中で、小さな石につまずいたのだ。ひとつのつまずき。そして、つまずくたびに、ほんの短くどもる。意識するということは、ときどき、こんなふうに人に息をつかせるものなのかもしれない。道の上にある小さな石に気づかせる。ひとつの思考から別の思考へ移る途中に、小さな間をつくる。ひとつの文のなかに置かれた読点のように。私はそれを「読点」と呼んでいる。私の比喩は、つまずきだ。ほかの人は、たぶんそれを「引っ込み思案」や「遠慮」と呼ぶのだろう。まあ、何でもいい……。少なくとも、ここに書かれていることの多くは、かつて私が何かに遠慮し、引っ込んでいるのだと思われていたことについての話なのだから。これくらい単純化すれば、もう十分だろう。
Dördüncü kısmı yakında...
Part four coming soon...
第四部につづく……


Yorumlar