Romanya Günleri VI: Bir Yere Yuva Demek
Güncelleme tarihi: 8 Eki

Sonunda konferans yuvamıza varmıştık. Yuva, daha doğru geliyor. Yerleşke, çevresine göre biraz çukurda kalan düz bir alandaydı. İki ana bina ve daha küçük bir yapı bulunuyordu. Binaların pencereleri de ters bir yarım ayı andıran, keskin köşeleri olmayan bir biçimdeydi. Yerin hafifçe içe çekilen hâliyle pencerelerin yuvarlak çizgileri birbirini tamamlıyordu. Toprakta açılmış bir yuvaya yaklaşır gibiydik. Büyük bina, odalara ayrılmış bir malikâneyi andırıyordu. Girişten sağa dönünce geniş bir salona, oradan da doğrudan mutfağa geçiliyordu. Zemin katta birkaç oda, üst katta ise daha fazlası vardı. Odaların rahatlığı hoşuma gitmişti. Konferans günlerinde iyi dinlenmenin, birbirimizi dinleyebilmemizle de ilgisi vardı sonuçta. Daha yaklaşırken yerin biçiminde gördüğüm yuva, içeride gösterilen özenle başka bir anlam kazanıyordu. Farklı ülkelerden gelen insanların burada kendilerini evlerinde hissedebilmeleri düşünülmüş gibiydi. Aslında karşılanmanın sıcaklığını, binaya girmeden yarım saat kadar önce hissetmeye başlamıştım.
Bizi yerleşkeye giden kısa yolun girişinde indirmişlerdi. Önümüzde yaklaşık yüz metrelik bir yürüyüş vardı. Yaklaşırken geleneksel kıyafetler içindeki birkaç kişiyi orada beklerken gördük. Biraz daha ilerlediğimizde dört beş kişilik bir grup borazan çalmaya başladı. İlk anda duyduklarımın içinde bildik bir melodi bulamadım. Sesler yükseliyor, azalıyor, yeniden birbirine karışıyordu. Yürüdükçe o dalgalanmaya alıştım. Sanki her adımımıza oradan bir karşılık geliyordu. Sanırım duyduğum, seslerle söylenen bir hoş geldindi. Bir de yanaklarını görmeliydiniz. Borazan çalarken kızaran yanakları, açık renk yüzlerinde iyice belirginleşiyordu. Bakışım bir süre orada kaldı. Şehirden kırsala gelirken içimde bir şeylerin yavaşladığını hissediyordum. At arabasında başlayan rahatlık burada da sürüyordu. Sahi, siz de yaşar mısınız bunu? Bir yere ilk kez gelir, daha kimseyi doğru dürüst tanımadan orada rahat edebileceğinizi hissedersiniz.
Sanırım o sırada hissettiğim sıcaklık biraz da buydu. Havanın derecesinden bağımsız, karşılanmanın insanda bıraktığı bir sıcaklık. Romanya’ya, Suceava’ya ilk kez geliyordum. Beni karşılayan insanların misafirperverliği, kendi ülkemde alışık olduğum yakınlığı hatırlatmıştı. Yok yok, hatırlamak biraz eksik kalıyor. Benzer bir yakınlığı, başka bir biçimin içinde yaşıyordum. Ardından ekmek ve tuz ikram ettiler. Ekmek, saç örgüsünü andıran katmanlarıyla daire biçimindeydi. Dışı kızarmıştı; üzerinde küçük bir kap içinde tuz duruyordu. Önce nasıl yapacağımızı gösterdiler. Ekmekten bir parça koparıp tuza batırarak yedik. Anlattıklarına göre ekmek yaşamı, bereketi ve yuvanın bolluğunu; tuz ise dostluğu, sadakati, bağlılığı ve kavuşmayı simgeliyordu. Biraz önce yaptığım hareketi, bunu duyunca yeniden düşündüm. Önce tadına baktığım şeyin anlamını sonra öğrenmiştim. Bu da karşılamanın sıcaklığını artırmıştı sanki. Hava aynı havaydı tabii. Bir de hediyeler verdiler. Kadınlara, beyaz üzerine geleneksel motiflerin işlendiği şallar; erkeklere ise daha sade, altın rengi bezemeleri olan beyaz atkılar.
İsteyen su içebiliyor, tatlı çöreklerden alabiliyordu. Çörekler de güzeldi. Aralarda sohbet ediyor, karşılamanın bizde uyandırdıklarını birbirimize anlatıyorduk. Farklı ülkelerden gelmiş olmamız, konuşmaları kendi deneyimlerimize doğru açıyordu. Bir süre sonra Ioan kısa bir konuşma yaptı. Söyledikleri, az önce seslerle ve ikramlarla duyduğumuz hoş geldinin kelimelere dökülmüş hâliydi. Konferansın mekânı, konaklaması, yemekleri ve gezileri için gönüllü destek veren kişiler de aramızdaydı. Ioan bizi bu gönlü bol insanlarla tanıştırdı. Daha önce katıldığım bazı toplantılarda destek verenlerin adlarını konuşmaların sonunda duymuş, alkışlamıştık. Burada ise aynı yerde duruyor, birbirimizle konuşabiliyorduk. Teşekkürlerimizi doğrudan iletebiliyor; onlar da katkılarının ulaştığı insanlarla tanışabiliyordu. İsteyenler sempozyumun açılışına ve sonraki oturumlarına da katılabilecekti. Bu buluşma hoşuma gitmişti. Bir toplantının gerçekleşmesine katkıda bulunan insanlarla, o toplantıya katılmak için gelenlerin böyle bir araya gelmesi üzerinde düşündüm. Kendi düzenleyeceğimiz bir buluşmada da bunu hatırlamak isterdim.
Yatağa uzanıp ellerimi başımın arkasına koyduğumda bütün bunları yeniden düşünüyordum. Bir de yatağı övmeliyim. Yorgunluğumu sonunda bırakabileceğim bir yer bulmuş gibiydim. Kalkmak istemiyor, biraz daha uzanmanın ne kadar iyi olacağını kendi kendime söyleyip duruyordum ki Marguerite’nin ses kaydını dinledim: “Yallah Yetkin, biz aşağıdayız.” Bir an, kaydı biraz daha sonra dinlemiş olmayı diledim. Biraz uyuduktan sonra mesela. Yine de kalkıp aşağı indim. İyi ki de inmişim. Daha önce farklı ülkelerden meslektaşlarımla böyle bir gün batımı yürüyüşüne çıkmamıştım. Kısaydı kısa! Bir saat kadar sürmüş, sürmemişti. Yürürken sohbet ediyor, birbirimizi biraz daha tanıyorduk. Günün yorgunluğu da hafifliyordu. Bizi orada bir araya getiren bilimsel çalışma isteğiydi; şimdi birlikte yürümeye de zaman ayırmıştık. Bunun iyi geldiğini hem bedenimde hem zihnimde hissediyordum. Biraz önce yerinden kalkmak istemeyen bendim. Şimdiyse bu kısa yürüyüşün biraz daha sürmesine itirazım olmazdı. Güneş batarken geri döndük. Odalarımıza dinlenmeye çekildik. Aklımda karşılamanın sesleri, ekmeğin tadı, yürürken ettiğimiz sohbetler vardı. Bir de beni adımdan tutup aşağı çağıran o ses: “Yallah Yetkin…”
Yedinci kısım yakında...
Romanian Days VI: Calling a Place Home
At last, we had arrived at our home for the conference. Home feels like the right word. The site lay on a flat patch of ground, slightly lower than its surroundings. There were two main buildings and a smaller one. The windows had an inverted half-moon shape, without sharp corners. The slight hollow in the ground and the rounded lines of the windows seemed to complement each other. It felt as though we were approaching a nest tucked into the earth. The larger building resembled a mansion divided into rooms. Turning right from the entrance brought you into a spacious sitting room, with direct access to the kitchen. There were a few rooms on the ground floor and more upstairs. I liked how comfortable they were. After all, resting well during the conference had something to do with being able to listen to one another. The sense of home I had first found in the shape of the place was taking on another meaning through the care shown inside. It seemed that thought had been given to helping people from different countries feel at home here. In fact, I had begun to feel the warmth of being welcomed about half an hour before entering the building.
They had dropped us off at the entrance to the short road leading to the site. We had roughly a hundred metres to walk. As we approached, we saw a few people in traditional dress waiting there. A little farther along, a group of four or five began playing their horns. At first, I could not find a familiar melody in what I heard. The sounds rose, softened, and mingled again. As we walked, I grew accustomed to their ebb and flow. It was as though each step we took received an answer from up ahead. I think what I was hearing was a welcome spoken through sound. And you should have seen their cheeks. Flushed as they played, they stood out against their pale faces. My gaze lingered there for a while. Moving from the city into the countryside, I felt something within me slowing down. The ease that had begun in the horse-drawn carriage continued here. Tell me, do you ever experience this too? You arrive somewhere for the first time and, before you have properly got to know anyone, feel that you could be at ease there.
I think that was part of the warmth I felt then. A warmth independent of the temperature, something being welcomed leaves within you. This was my first visit to Romania, to Suceava. The hospitality of the people welcoming me had reminded me of the closeness I was accustomed to in my own country. No, no. Remembering does not quite capture it. I was experiencing a similar closeness in a different form. Then they offered us bread and salt. The bread was circular, with layers resembling a braid. Its crust was browned, and a small dish of salt rested on top. First, they showed us what to do. We broke off a piece of bread, dipped it into the salt, and ate it. They explained that bread symbolized life, abundance, and the bounty of the home; salt represented friendship, loyalty, devotion, and reunion. Hearing this made me think again about the gesture I had just performed. I had tasted it first and learned its meaning afterwards. That, too, seemed to deepen the warmth of the welcome. The weather was still the same, of course. They also gave us gifts: white shawls embroidered with traditional motifs for the women, and simpler white scarves with gold-coloured embellishments for the men.
Anyone who wished could have some water or try the sweet buns. The buns were good too. In between, we chatted, telling one another what the welcome had brought to mind. Having come from different countries, we found our conversations opening towards our own experiences. After a while, Ioan gave a short speech. His words put into language the welcome we had just received through sounds and offerings. The people who had voluntarily supported the conference venue, accommodation, meals, and excursions were also there. Ioan introduced us to these generous people. At some previous gatherings, I had heard the names of supporters at the end of speeches and applauded them. Here, we were standing together and could speak to one another. We could express our thanks directly, and they could meet the people who benefited from their contributions. Those who wished could also attend the symposium’s opening and subsequent sessions. I liked this encounter. I thought about how the people who had helped make a gathering possible could come together in this way with those who had travelled to attend it. I would want to remember this when organizing a gathering of our own.
Lying on the bed with my hands behind my head, I was thinking about all of this again. I should also praise the bed. It felt as though I had finally found somewhere to let go of my tiredness. I did not want to get up and kept telling myself how good it would be to lie there a little longer. Then I listened to Marguerite’s voice message: “Yallah, Yetkin, we’re downstairs.” For a moment, I wished I had listened to it a little later. After some sleep, perhaps. Still, I got up and went downstairs. I am glad I did. I had never before gone on a sunset walk like this with colleagues from different countries. It really was short! An hour or so, perhaps less. We chatted as we walked, getting to know one another a little better. The day’s tiredness was easing too. Our wish to pursue scholarly work had brought us together; now we had also made time to walk together. I could feel how good it was for both my body and my mind. A little earlier, I had been the one unwilling to get up. Now, I would not have minded the short walk lasting a little longer. We returned as the sun was setting and went to our rooms to rest. The sounds of the welcome, the taste of the bread, and our conversations during the walk remained in my mind. And that voice, reaching out to me by name and calling me downstairs: “Yallah, Yetkin…”
ルーマニアの日々 VI:ある場所を「わが家」と呼ぶこと
ようやく、学会のあいだ私たちのわが家となる場所に着いた。「わが家」という言葉がしっくりくる。敷地は、周囲より少し低くなった平らな場所にあった。二つの主な建物と、それより小さな建物が一つ。窓は、半月を逆さにしたような、鋭い角のない形をしていた。地面の浅いくぼみと、窓の丸みを帯びた線が、互いを引き立てているようだった。土の中にそっと収まった巣へ近づいていくような気がした。大きいほうの建物は、いくつもの部屋に分けられた邸宅を思わせた。入口から右へ曲がると広い居間があり、そこから直接キッチンへ入れた。一階にはいくつかの部屋があり、上の階にはさらに多くの部屋があった。その快適さが気に入った。学会のあいだ十分に休むことは、互いの話に耳を傾けられることにも関わっているのだから。最初に場所の形から感じた「わが家」は、建物の中で感じた心配りによって、また別の意味を帯びていた。さまざまな国から来た人たちが、ここで自分の家にいるように過ごせるよう、考えられている気がした。実のところ、迎えられる温かさは、建物に入る三十分ほど前から感じ始めていた。
私たちは、敷地へ続く短い道の入口で降ろされた。そこから百メートルほど歩くことになっていた。近づいていくと、伝統衣装を着た数人が待っているのが見えた。もう少し進むと、四、五人の一団がラッパを吹き始めた。最初は、聞こえてくる音の中に、馴染みのある旋律を見つけられなかった。音は高まり、弱まり、また重なり合った。歩くうちに、そのうねりに慣れていった。こちらの一歩一歩に、向こうから返事が届くようだった。聞こえていたのは、音で語られる「ようこそ」だったのだと思う。それに、彼らの頬を見てほしかった。ラッパを吹きながら赤くなった頬が、色白の顔にくっきりと浮かんでいた。しばらく、そこに目が留まった。街から田舎へ移るにつれ、自分の内側で何かがゆっくりになっていくのを感じていた。馬車の中で始まったくつろぎは、ここでも続いていた。こんな経験はありませんか。初めての場所に着いて、まだ誰のこともよく知らないのに、ここなら気楽に過ごせそうだと感じること。
あのとき感じた温かさには、そういうものも含まれていたのだと思う。気温とは関係のない、迎えられることで心に残る温かさ。ルーマニアへ、スチャヴァへ来るのは初めてだった。迎えてくれた人たちのもてなしに、自分の国で馴染んできた親しさを思い出していた。いや、いや。「思い出す」では少し足りない。似た親しさを、別の形の中で経験していたのだ。そのあと、パンと塩が振る舞われた。パンは円形で、髪を編んだような層になっていた。表面には焼き色がつき、上には塩を入れた小さな器が置かれていた。まず、どうするのかを見せてくれた。パンを少しちぎり、塩につけて食べた。説明によれば、パンは生命、豊かさ、そして家に満ちる恵みを、塩は友情、忠実さ、献身、そして再会を象徴しているという。それを聞いて、たった今した動作をもう一度考えた。先に味わい、そのあとで意味を知ったのだ。それもまた、歓迎の温かさを深めたように感じられた。もちろん、天気は変わっていなかった。贈り物もいただいた。女性には、白地に伝統的な模様を刺繍したショール。男性には、白地に金色の装飾を施した、もう少し簡素なスカーフだった。
希望する人は水を飲んだり、甘いパンを味わったりできた。甘いパンもおいしかった。その合間に話をしながら、この歓迎から何を感じたかを互いに伝え合っていた。出身国が違うこともあって、話題はそれぞれの経験へと広がっていった。しばらくして、イオアンが短い挨拶をした。その言葉は、つい先ほど音や振る舞われた食べ物を通して受け取った歓迎を、言葉にしたものだった。学会の会場、宿泊、食事、見学などを自発的に支援してくれた人たちも、その場にいた。イオアンは、私たちをその心の広い人たちに紹介してくれた。以前参加したいくつかの集まりでは、挨拶の最後に支援者の名前を聞き、拍手を送っていた。ここでは同じ場所に立ち、互いに話すことができた。私たちは感謝を直接伝えられ、彼らも自分たちの支援が届いた相手に会うことができた。希望する人は、シンポジウムの開会や、そのあとのセッションにも参加できた。この出会いが気に入った。集まりを実現するために力を貸した人たちと、そこへ参加するために旅をしてきた人たちが、こうして一緒になれることについて考えた。自分たちで集まりを開くときにも、これを覚えていたいと思った。
ベッドに横になり、両手を頭の後ろに置いて、これらのことをもう一度考えていた。ベッドのことも褒めておきたい。ようやく疲れを手放せる場所を見つけた気がした。起き上がりたくなくて、もう少しこうしていられたらどんなにいいだろうと、自分に言い聞かせていた。そこで、マルグリットの音声メッセージを聞いた。「ヤッラー、イェトキン。私たち、下にいるよ」。一瞬、もう少しあとで聞けばよかったと思った。少し眠ってから、とか。それでも起き上がり、下へ降りた。降りてよかった。さまざまな国から来た同僚たちと、こんなふうに夕暮れの散歩をしたことは、それまでなかった。短かった。本当に短かった! 一時間ほどだったか、それより短かったかもしれない。歩きながら話し、互いのことをもう少し知っていった。その日の疲れも和らいでいた。私たちをそこに集めたのは、学問に取り組みたいという思いだった。そして今、一緒に歩く時間もつくっていた。それが身体にも心にもよいことを感じていた。少し前まで、起き上がりたくなかったのは私だった。今なら、この短い散歩がもう少し続いても構わなかった。日が沈むころに戻り、それぞれの部屋へ休みに入った。歓迎の音、パンの味、歩きながら交わした話が、まだ心に残っていた。そして、名前を呼んで私を階下へと誘ってくれた、あの声。「ヤッラー、イェトキン……」
第七部、近日公開……



Yorumlar