Romanya Günleri V: Nal Sesleri Arasında

24/05/2026 | tr + en + jp
Dediğim gibi, bu kısa yolculukta tek Müslüman olmamın dikkat çektiğini düşünmüştüm. Ama üzerimde hissettiğim merakın ne kadarının dinimle, ne kadarının milliyetimle ilgili olduğunu bilmiyordum. Belki de ben, bana yönelen ilgiyi en alışık olduğum kimliklerin içinden okuyordum. Belki merak edilen, kekelemelerimin arasında cümlesini kurmaya çalışan kişiydi. Bu merakı ne kadar karşılayabileceğimden emin değildim. Kendimi tanıtmakla kendimi anlatmak arasında, o sırada kolayca aşamadığım bir mesafe vardı. Yine de bu karşılaşmanın, kendimi onların bakışında biraz daha tanımama imkân vereceğini düşünmüştüm.
Kısa da olsa yavaştı bu yolculuk. Önümüzdeki iki büyük atın cinsini bilmiyordum. Konuşmalarımıza karışan nal sesleri ve rüzgârın ılık, sakin esişi, farklı ülkelerden gelmiş insanların bu tanışmasına alışık olmadığım bir ritim veriyordu. Bir düşünsenize, kaçımız bilimsel bir kongreye at arabasıyla götürüldük? Ben daha önce böyle karşılandığımı hatırlamıyorum. Gidilecek yere ulaşmak için geçen süre, birbirimizle tanışmaya ayrılmış gibiydi.
Konferansın yapılacağı alanla kalacağımız binanın aynı küçük yerleşkede olduğunu da belirtmeliyim. Sessiz, sakin, doğayla iç içe bir yerdi burası. Böyle bir karşılamanın geleneksel tarafı kadar, insanda neyi değiştirdiği de ilgimi çekiyordu. Geldiğimiz yerlerden, yolculuklarımızdan, gündelik hayatlarımızdan yanımızda taşıdığımız hâllerimiz vardı. O ikincil, üçüncül personalar: kimin karşısında hangi yanımızı göstereceğimizi, nasıl görünmemiz gerektiğini bize hatırlatan alışkanlıklarımız. At arabasının yavaşlığında bunları sürdürmek için harcadığım çabayı daha belirgin hissediyordum.
Bunu bir tür epoché olarak düşünmüştüm: kendimize ve başkalarına ilişkin hazır hükümleri, kısa bir süreliğine de olsa, paranteze almak. Kimliklerimiz yerli yerinde dururken, onlar hakkında bildiklerimizin karşılaşmayı bütünüyle belirlemesine izin vermemek. At arabasının böyle bir niyetle seçilip seçilmediğini bilmiyorum. Belki de yolculuğun bende bıraktığı hisse, kendi düşünce alışkanlıklarımla bir ad veriyordum. Yine de kendimi nasıl sunacağımı hesaplamak, o arabada bana eskisi kadar gerekli görünmüyordu.
Diğer meslektaşlarım sohbetlerine devam ediyorlardı tabii. Konuşmalar, birbirimizin ülkeleri hakkında bildiklerimiz ve bu bilgileri doğrulamaya çalıştığımız sorular etrafında ilerliyordu. Oldukça nazik bir yoklamaydı bu. Önce genel olandan başlıyor, karşımızdakine doğru yavaşça daralan bir yol buluyorduk. Ülke, din, milliyet… Benim hakkımdaki ilk izlenimlerde bunların payını sezebiliyordum. Fakat ben de onları tanımaya bildiğim kültürel işaretlerden başlamıyor muydum? Dıştan içe, bütünden parçaya ilerliyorduk. Birbirimizi dinledikçe, o ilk bilgilerin yetmediği yerlere geliyorduk.
Nal seslerinin ritminde aramızdaki mesafeler biraz daha azalıyordu sanki. Mekânsal bir yakınlıktan söz etmiyorum; zaten aynı arabadaydık. Zihnimde beliren, iki noktanın birbirine yaklaşmasından çok, aralarındaki tepelerin alçalmasıydı. Karşımızdakini görmeden önce aşmamız gereken kabullerin, çekincelerin, kendimizi koruma biçimlerinin yüksekliği. Tepeler alçaldıkça birbirimizin ayrıntılarını seçmek kolaylaşıyordu. Derinliğe yer açan bir yakınlıktı bu; en azından ben böyle yaşıyordum.
Bilirsiniz, konuşmaya hazır olmak, hangi yanımızla konuşacağımıza da hazırlanmak demektir biraz. Akademisyen olarak mı, misafir olarak mı, bir ülkenin veya bir inancın temsilcisi gibi mi? Bazen daha ilk cümleyi kurmadan, bizi nasıl görmelerini istediğimizin provasını yaparız. Bunun içinde nezaket de vardır, çekingenlik de, korunma ihtiyacı da. O yüzden personalarımızın her birini sahtelikle açıklamak istemiyorum. Beni asıl yoran, konuşurken bir yandan da sunduğum hâli sürekli kollamak. Sözü karşımdakine ulaştırmaya çalışırken dikkatimin bir kısmının hep kendi üzerimde kalması.
At arabasında bu gözetimin bir ölçüde gevşediğini hissetmiştim. Buna öz farkındalık demem biraz da bundan. Karşımdakinin daha sahici hâline yaklaşmak isterken, ona kendi zihnimde ne kadar yer bıraktığımı da düşünüyordum. Onu bir ülkenin, bir dinin veya bir mesleğin bildik sınırları içinde tamamlamaya kalkmadan dinleyebilmek. Kendim için de böyle bir açıklık istiyordum. Her cümlemde kimliğime ilişkin bir beklentiyi karşılamak zorunda olduğumu hissetmeden, kendi sözümü bulabilmek. Bazen duraksayarak, bazen de söylemek istediğimi henüz tam olarak bilmeden.
At arabası ilerliyordu. Nal sesleri, konuşmaların arasındaki boşluklarda da sürüyordu. Belki de beni rahatlatan, o boşlukları hemen doldurmak zorunda olmayışımdı.
Altıncı kısım yakında...
Romanian Days: Amid the Hoofbeats
As I mentioned, I had thought that being the only Muslim on this short journey had drawn some attention. But I did not know how much of the curiosity I sensed was about my religion, and how much about my nationality. Perhaps I was reading the interest directed at me through the identities most familiar to me. Perhaps what interested them was the person trying to form a sentence through his stammer. I was not sure how far I could satisfy that curiosity. Between introducing myself and conveying who I was lay a distance I could not easily cross just then. Still, I had thought that this encounter might allow me to come to know myself a little better through their eyes.
It was a short journey, but a slow one. I did not know the breed of the two large horses ahead of us. The hoofbeats mingling with our conversation and the gentle warmth of the breeze lent an unfamiliar rhythm to this meeting of people from different countries. Think about it: how many of us have ever been taken to an academic conference in a horse-drawn carriage? I cannot remember ever having been welcomed this way before. The time it took to reach our destination seemed to have been set aside for us to get to know one another.
I should also mention that the conference venue and the building where we would be staying were on the same small site. It was a quiet, peaceful place, surrounded by nature. I was as interested in what this kind of welcome might change within a person as I was in its traditional character. There were versions of ourselves we had brought along from the places we came from, from our journeys, from our everyday lives. Those secondary and tertiary personas: the habits that remind us which side of ourselves to show to whom, and how we are supposed to appear. In the slowness of the carriage, I became more aware of the effort I spent maintaining them.
I had thought of this as a kind of epoché: bracketing, if only briefly, our preconceived judgments about ourselves and others. Leaving our identities intact, without allowing what we knew about them to determine the entire encounter. I do not know whether the carriage had been chosen with any such intention. Perhaps I was drawing on my own habits of thought to name the feeling the journey had left in me. Yet there, in that carriage, calculating how to present myself no longer seemed quite so necessary.
My colleagues, of course, were continuing their conversations. We talked about what we knew of one another’s countries, asking questions to check that knowledge. It was a very courteous form of inquiry. We began with the general, finding a path that gradually narrowed toward the person before us. Country, religion, nationality… I could sense the part these played in their first impressions of me. But was I not also beginning to know them through cultural signs already familiar to me? We were moving from the outside in, from the whole to the part. As we listened to one another, we reached places where those first pieces of knowledge were no longer enough.
With the rhythm of the hoofbeats, the distances between us seemed to diminish a little more. I am not speaking of physical proximity; we were already in the same carriage. The image that came to mind was less of two points drawing closer than of the hills between them growing lower. The heights of our assumptions, our hesitations, our ways of protecting ourselves—all that we had to get past before we could see the person before us. As the hills grew lower, it became easier to make out the details of one another. It was a closeness that made room for depth; at least, that was how I experienced it.
You know, being ready to speak also means, in a way, deciding which side of ourselves will do the speaking. As an academic, as a guest, or as though we were representing a country or a faith? Sometimes, before we have even formed our first sentence, we rehearse how we want others to see us. There is courtesy in this, but also shyness and a need for protection. That is why I do not want to call all our personas false. What wears me out is speaking while continually keeping watch over the self I am presenting. Part of my attention always remaining on myself as I try to get my words across to the person before me.
In the carriage, I had felt that watchfulness ease a little. That is part of why I call it self-awareness. As I sought to draw closer to the other person’s more authentic self, I was also wondering how much room I left for them in my own mind. To listen without trying to complete my picture of them within the familiar boundaries of a country, a religion, or a profession. I wanted that kind of openness for myself, too. To find my own words without feeling obliged, with every sentence, to meet some expectation attached to my identity. Sometimes pausing, sometimes not yet quite knowing what I wanted to say.
The carriage was moving on. The hoofbeats continued through the gaps in our conversation. Perhaps what put me at ease was not having to fill those gaps straight away.
Part VI coming soon…
ルーマニアの日々 V:蹄の音のなかで
先にも書いたように、この短い旅では、ムスリムが私一人であることが人の関心を引いているように思えた。けれども、私に向けられていると感じた好奇心が、どこまで宗教に、どこまで国籍に関わるものなのかはわからなかった。もしかすると、私は自分に向けられた関心を、自分にとってなじみ深いアイデンティティを通して読み取っていたのかもしれない。彼らが知りたかったのは、言葉につかえながら一つの文を組み立てようとしている、私という人間だったのかもしれない。その好奇心にどれほど応えられるのか、確信はなかった。自己紹介をすることと、自分という人間を伝えることのあいだには、そのときの私には簡単に越えられない隔たりがあった。それでも、この出会いを通して、彼らのまなざしを通して自分をもう少し知ることができるのではないかと思っていた。
短い道のりだったが、ゆっくりと進む旅だった。前を行く二頭の大きな馬が何という品種なのか、私は知らなかった。会話に交じる蹄の音と、穏やかに吹く暖かな風が、さまざまな国から来た人々の出会いに、それまで経験したことのないリズムを与えていた。少し考えてみてほしい。学会の会場へ馬車で連れていってもらったことのある人が、どれほどいるだろう。少なくとも私は、こんなふうに迎えられた記憶がない。目的地に着くまでの時間が、互いを知るために用意されていたかのようだった。
学会の会場と私たちが泊まる建物は、同じ小さな敷地内にあったことも付け加えておきたい。そこは静かで穏やかな、自然に囲まれた場所だった。こうした出迎えの伝統的な趣と同じくらい、それが人の内面にどのような変化をもたらすのかにも心を引かれていた。私たちは、それぞれの暮らしていた場所から、旅の道中から、日々の生活から、さまざまな自分のあり方を持ち込んでいた。あの二次的、三次的なペルソナ。誰の前で自分のどの側面を見せ、どのような印象を与えるべきかを思い出させる習慣。馬車のゆっくりとした動きの中で、私はそれらを保つために費やしている労力を、よりはっきりと感じていた。
私はこれを、一種のエポケーとして捉えていた。自分や他者について、あらかじめ抱いている判断を、ほんの短いあいだでも括弧に入れること。アイデンティティそのものは保ったまま、それについて知っていることが、出会いのすべてを決めてしまわないようにすること。そうした意図で馬車が選ばれたのかどうかは、私にはわからない。もしかすると私は、この旅が自分に残した感覚に、いつもの思考の習慣を通して名前を与えていただけなのかもしれない。それでも、あの馬車の中では、自分をどう見せるかとあれこれ考えることが、それまでほど必要には思えなかった。
もちろん、ほかの同僚たちは会話を続けていた。互いの国について知っていることを話し、その知識が正しいかどうかを質問しながら確かめていた。とても丁寧な探り合いだった。まず一般的なことから始め、目の前の相手へと少しずつ焦点を絞っていく道を見いだしていた。国、宗教、国籍……。私に対する最初の印象に、それらが関わっていることは感じ取れた。けれども私自身も、すでに知っている文化的な手がかりから、彼らを知ろうとしていたのではなかったか。私たちは外から内へ、全体から部分へと進んでいた。互いの話を聞くうちに、最初に持っていた知識だけでは足りないところへとたどり着いていた。
蹄の音のリズムに合わせて、私たちのあいだの距離は少しずつ縮まっていくようだった。身体的な距離のことを言っているのではない。私たちはすでに同じ馬車に乗っていた。心に浮かんだのは、二つの点が近づく様子というより、そのあいだにある丘が低くなっていく光景だった。目の前の相手を見るために、まず越えなければならない思い込みやためらい、自分を守ろうとする構えの高さ。丘が低くなるにつれて、互いの細部が見えやすくなっていった。互いの奥行きが見えてくるような近さだった。少なくとも、私はそう感じていた。
誰しも思い当たるところがあるだろうが、話す準備をするとは、ある意味、どの自分として話すのかを決めることでもある。研究者として話すのか、客として話すのか、それとも国や信仰を代表するかのように話すのか。私たちはときに、最初の一文を口にする前から、どう見られたいかを頭の中でリハーサルしている。そこには礼儀もあれば、気後れも、自分を守りたいという思いもある。だから、私たちのペルソナをすべて偽りとして片づけたくはない。私を疲れさせるのは、話しながら、相手に見せている自分の姿を絶えず見張っていることだ。相手に言葉を届けようとしながら、注意の一部がいつも自分に向けられたままでいること。
馬車の中では、自分を見張るこの意識が、いくらか緩んだように感じられた。私がこれを自己への気づきと呼ぶのも、そうした感覚があったからだ。目の前の相手の、よりありのままの姿に近づこうとしながら、自分の心の中に、その人のためにどれほどの余地を残しているのかも考えていた。国や宗教や職業という見慣れた枠の中で、その人のすべてをわかったつもりにならず、耳を傾けること。私自身も、そんな開かれた関わりを望んでいた。一言ごとに自分のアイデンティティにまつわる期待に応えなければならないと感じずに、自分自身の言葉を見つけられること。ときには間を置き、ときには、何を言いたいのかまだ自分でもはっきりわからないままに。
馬車は進んでいた。会話の合間にも、蹄の音は続いていた。私をほっとさせていたのは、その間をすぐに埋めなくてもよいということだったのかもしれない。
第六部、近日公開……



Yorumlar