Romanya Günleri: Eşik / Bazı Keşiflerin Adı Sonradan Konur
- Yetkin KARAOĞLU
- 5 gün önce
- 11 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 saat önce

24/05/2026 | tr + eng + jp
Trenden inmeme az kala, düşünme biçimlerimin metafordan bir süreliğine uzaklaşması gerektiğini hissetmeye başladım. “Başladım” diyorum, çünkü başlangıç bendeki ara başlangıçlardan yalnızca biriydi. Metaforlarla düşünmek ne kadar hoşuma gitse de, bunun beni zaman zaman sosyal olandan uzaklaştırdığını fark ediyorum. Zihnim hangi metaforik inşaya yakınsa, düşüncem de o eksendeki dilin biçimine kayıyor. Bu geçiş bazen öyle hızlı oluyor ki ana dilimi konuşurken bile kısa süreliğine kekelememe neden olabiliyor. Günlük hayatımda buna rastlayabilirsiniz. Dışarıdan nasıl göründüğünü ise ancak uzun zaman sonra anlayabildim: çekingen, utangaç, belki biraz korkak… Bunlar başkalarının tasnifleri elbette. Bunun dışında bakabilen çok az insan tanıdım. Klasik olacak ama bakmakla görmek arasındaki fark gibi bir şey. Neyse… Zihnim en çok kendine açık. Durmalıyım burada!
As I was nearing the moment of getting off the train, I began to feel that my way of thinking needed, for a while, to move away from metaphor. I say “began” because, for me, this beginning was only one among many provisional beginnings. As much as I enjoy thinking through metaphors, I have come to realize that they sometimes distance me from the social. Whatever metaphorical construction my mind happens to be closest to, my thinking begins to drift toward the form of language shaped by that particular axis. Sometimes the transition happens so quickly that, even when speaking my native language, I can briefly find myself stammering. You might notice this in my everyday life. It took me much longer, however, to understand how it appeared from the outside: reserved, shy, perhaps a little timid… These are other people’s classifications, of course. I have known very few people capable of looking beyond them. It may sound rather conventional, but it is something like the difference between looking and seeing. Anyway… My mind is most open to itself. I should stop here!
列車を降りる時間が近づくにつれて、私はしばらくのあいだ、比喩から距離を置いて考える必要があるのではないか、と感じ始めていた。「始めていた」と言うのは、私にとって「始まり」は、いつも途中に現れるいくつもの始まりの一つにすぎないからだ。比喩を通して考えることはとても好きなのだが、それが時として私を「社会的なもの」から遠ざけてしまうことにも気づいている。私の心がどのような比喩的構築に近づいているかによって、思考そのものも、その軸に沿った言語のかたちへと移っていく。その切り替わりがあまりに速いため、母語を話しているときでさえ、一瞬、言葉がうまく出てこなくなることがある。日常の私を見れば、そうした場面に出会うかもしれない。ただ、それが外からどのように見えているのかを理解するまでには、ずいぶん長い時間がかかった。控えめで、内気で、ひょっとすると少し臆病にさえ見える……。もちろん、これは他者による分類にすぎない。その先まで見ようとする人には、これまでほとんど出会わなかった。ありきたりに聞こえるかもしれないが、ただ眺めることと、本当に見ることの違いのようなものだ。まあいい……。私の心は、何よりもまず自分自身に対して開かれている。ここで止めておこう。
Beni istasyondan almak için birini göndermelerinin büyük bir incelik olduğunu düşünüyordum. Bunu, o kişiyi gönderen değerli Ioan hocaya söyleyinceye kadar da böyle düşünmeye devam ettim. Sonrasında daha fazlasını düşünmenin pek imkânı kalmadı. Yüzündeki şaşkınlığı, yarım saniyelik de olsa, bir anlama çabası olarak hissetmiştim. Bu da zihnimde hemen başka bir soruya dönüştü: Acaba benim özel bir teşekkür gerektirdiğini düşündüğüm şey, burada zaten son derece doğal mıydı? Beni karşılayan kişi Romanyalı bir teolog adayıydı; aynı zamanda İngiltere’de inşaat sektöründe çalışıyordu. Neden bu bilgileri veriyorum? Çünkü İngilizcesi şaşırtıcı derecede düzgündü. Ioan’ınki gibi: presentable ve formal. Bütün bunların benimle ilişkisi ise düşünme biçimlerimi yeniden belirli bir noktaya odaklayabilmemde ortaya çıkıyordu. Karşımda sanki iki farklı kültürün aynı kişide bedenleşmesinden doğan, fakat rahatsız etmeyen bir gerilim vardı. Saygı ve anlayış tadında bir gerilim. Benzer bir metaforik deneyimi daha sonra değerli meslektaşım Tadeusz ile de yaşayacaktım. Aramızda yaklaşık on beş yaş vardı. Polonyalı bir yarı-soydaşımdı; ikimizin de etnik-kültürel geçmişinin bir yanı Kırım Tatarlarına dayanıyordu. Bunun düşünme biçimlerimizde, kültürü algılama ve değerlendirme şeklimizde birtakım özel benzerlikler oluşturduğunu fark edecektik. Ama bunun nedenini anlamamız için iki gün geçmesi gerekiyordu. Belki de mesele nedeni anlamak değildi. Keşfin adını koyabilmek için deneyimin biraz daha devam etmesi gerekiyordu.
I thought it was a great kindness that they had sent someone to pick me up from the station. I continued to think so until I mentioned it to Ioan, who had arranged for the person to come. After that, there was not much room left for further thought. I had sensed the surprise on his face, even if only for half a second, as an attempt to understand what I meant. That immediately turned into another question in my mind: perhaps what I considered something deserving special thanks was simply regarded as perfectly natural here? The person who met me was a Romanian theology student who also worked in the construction sector in England. Why am I telling you this? Because his English was surprisingly polished. Like Ioan’s: presentable and formal. What did all this have to do with me? It helped bring my way of thinking back into focus. Before me, there seemed to be a tension born of two different cultures embodied in the same person, yet it was not an unsettling tension. It had the quality of respect and understanding. I would later experience a similar metaphorical encounter with my esteemed colleague Tadeusz. There were about fifteen years between us. He was Polish, but in a sense also a kind of partial kinsman of mine: one strand of both our ethno-cultural backgrounds led back to the Crimean Tatars. We would come to realize that this created certain distinctive similarities in the way we thought, and in how we perceived and evaluated culture. But it would take us two days to understand why. Or perhaps the point was not really to understand the reason. Maybe the experience simply needed to continue a little longer before we could give a name to what we had discovered.
駅まで迎えの人を寄こしてくれたことを、私はとても心のこもった配慮だと思っていた。その手配をしてくれたイオアンにそのことを伝えるまでは、ずっとそう思っていた。そのあとは、もうそれ以上あれこれ考える余地があまりなくなった。ほんの半秒ほどのことだったかもしれないが、彼の顔に浮かんだ驚きを、私の言葉を理解しようとする一瞬として受け取ったからだ。それはすぐに、別の問いへと変わった。――私が「特別に感謝すべきこと」だと考えているものは、ここではごく自然なことなのだろうか。私を迎えに来てくれたのは、ルーマニア人で、神学者を目指している人物だった。同時に、イギリスの建設業界でも働いていた。なぜこんなことまで書くのか。彼の英語が驚くほど端正だったからだ。イオアンの英語と同じように、presentable で formal だった。では、それが私と何の関係があるのか。それによって、私の思考はもう一度ある一点へと焦点を結び始めたのである。目の前には、二つの異なる文化が一人の人間のなかで身体化されたことによって生じる、ある種の緊張があった。しかし、それは不快な緊張ではなかった。むしろ、敬意と理解の気配を帯びた緊張だった。後に私は、親愛なる同僚タデウシュとのあいだでも、似たような比喩的経験をすることになる。私たちの年齢には十五歳ほどの差があった。彼はポーランド人だったが、ある意味では、部分的に同じルーツをもつ「同族」のような存在でもあった。私たち二人の民族的・文化的背景の一部が、クリミア・タタール人へとつながっていたからだ。そして私たちは、それが思考の仕方や、文化をどのように認識し評価するかという点に、いくつかの独特な類似を生み出していることに気づくことになる。ただ、その理由を理解するまでには二日ほど必要だった。いや、もしかすると大切なのは理由を理解することではなかったのかもしれない。見つけたものに名前を与えるために、経験そのものがもう少し続く必要があったのだろう。
Görüldüğü gibi, yazarken zihnime fazla müdahale edilmediğinde tutku, metafor üretiminin kendisine dönüşüyor. Konferans alanı da bunu besliyordu. Türkiye’de alışık olduğum, binaların insanın görüş alanını daralttığı ve zaman zaman nefessiz bıraktığı mekânsal anlayıştan oldukça uzaktı. Doğayla iç içe planlanmıştı. Elbette bu da zihnimde başka çağrışımları harekete geçiriyordu. Bir an Pavlus’u düşündüm. Sonra Petrus’u. Ardından vahiy ve vizyon anlatılarındaki açık alanları, yolları, dağları ve şehir eşiklerini… Pavlus’un Şam yolundaki deneyimi de bir varışın eşiğinde gerçekleşiyordu. Hz. Peygamber’in ilk vahiy tecrübesi ise şehrin gündelik akışının dışında, Hira’da. Bunları tarihsel olarak aynı deneyimler olarak düşünmüyorum elbette. Fakat zihnimde ortak bir çağrışım yaratıyorlardı: eşik. Belki de bir çeşit geçiş ritüeli. Yol ile varış arasındaki o kısa alan; ne tamamen geride bıraktığınız yere aitsiniz ne de henüz ulaşacağınız yere. Sanırım zihnimde oluşan metaforun kaynaklarından biri buydu. Çünkü attığım her adım, aldığım her yol, zihnimdeki kurumsal biçimli yapay tepelerden birini gayet nazik şekilde yıkıyor, ardından yeniden düzeltiyordu. Bu yüzden buna tam olarak “yıkılma” diyemem. Daha çok biçim değiştirme, belki yeniden yerleşme… Üstelik bütün bunların ana ekseninde çok basit bir hareket vardı: Şehirden kırsala doğru kısa bir yolculuk.
As can probably be seen, when my mind is left largely to itself as I write, passion turns into the production of metaphor itself. The conference venue encouraged this as well. It was quite far removed from the spatial understanding I was accustomed to in Türkiye, where buildings narrow a person’s field of vision and can, at times, leave one feeling almost unable to breathe. Here, the space had been planned in close relation with nature. Naturally, this set other associations in motion in my mind. For a moment, I thought of Paul. Then Peter. Then of the open spaces, roads, mountains, and thresholds of cities that appear in narratives of revelation and vision… Paul’s experience on the road to Damascus, too, occurred at the threshold of an arrival. The Prophet Muhammad’s first experience of revelation, meanwhile, took place at Hira, outside the everyday flow of the city. I do not, of course, regard these historically as identical experiences. Yet in my mind they produced a shared association: the threshold. Perhaps even a kind of rite of passage. That brief space between journey and arrival; you belong neither entirely to the place you have left behind nor yet to the place you are about to reach. I think this was one of the sources of the metaphor taking shape in my mind. Every step I took, every road I travelled, gently levelled one of those artificial, institution-shaped hills in my mind, only to reshape it afterwards. For that reason, I cannot quite call it a “collapse.” It was more like a change of form, perhaps a resettling… And at the centre of all this was an exceedingly simple movement: a short journey from the city into the countryside.
この文章からもわかるように、書いているあいだ私の心をあまり制御せず、そのままにしておくと、情熱そのものが比喩を生み出す運動へと変わっていく。会議の会場もまた、その動きを促していた。そこは、私がトルコで慣れ親しんできた空間のあり方とはかなり異なっていた。建物が視界を狭め、ときには息苦しささえ感じさせるような空間ではなかった。ここでは、自然との結びつきを意識して空間がつくられていた。当然、それは私のなかに別の連想を呼び起こした。ふとパウロのことを考えた。そしてペトロを。さらに、啓示や幻視の物語に現れる開けた場所、道、山、そして都市の境目について考えた……。パウロのダマスコ途上での経験もまた、ある意味で「到着の直前」、その境において起こっている。預言者ムハンマドの最初の啓示体験もまた、都市の日常的な流れから離れたヒラーにおいて起こった。もちろん、私はこれらを歴史的に同一の経験だと考えているわけではない。ただ、私の心のなかでは、それらが一つの共通したイメージを生み出していた。それは、**「境(さかい)」**だった。ひょっとすると、一種の通過儀礼と呼んでもよいのかもしれない。旅と到着のあいだにある、ほんの短い空間。そこでは、すでに後にした場所に完全に属しているわけでもなければ、これから辿り着く場所にまだ属しているわけでもない。おそらく、私のなかに形づくられた比喩の源の一つはここにあったのだと思う。歩くたびに、道を進むたびに、私のなかに築かれていた、制度のかたちをした人工の丘が、一つずつきわめて穏やかに崩され、そしてまた別のかたちに整え直されていった。だから、それを完全な「崩壊」と呼ぶことはできない。むしろ、形が変わること、あるいは配置が変わることに近かったのだろう。そしてその中心にあったのは、驚くほど単純な運動だった。都市から田園へ向かう、短い移動である。
Suceava şehir merkezinden ayrılıp kırsala doğru ilerlediğimizde vardığımız yer Frumosu’ydu. Kasaba demek mümkün olsa da, bulunduğu coğrafya onu daha geniş bir kültürel dünyanın parçası hâline getiriyordu: Bucovina. Buraya gelmeden bir iki gün önce bölge hakkında bir şeyler okumuş, birkaç görüntü izlemiştim. Fakat okumakla bir yerin içine doğru hareket etmek arasında elbette bir fark var. Bucovina’nın müziği, evleri, yapıların nazik ve dikey mimarisi… Yol boyunca karşıma çıkan bütün bu ayrıntılar, yabancı olduğum bir coğrafyayla aramdaki mesafeyi fark ettirmeden azaltıyordu.
When we left Suceava city centre and travelled toward the countryside, the place we eventually reached was Frumosu. It could be called a small town, but its geography made it part of a much broader cultural world: Bucovina. A day or two before arriving, I had read a little about the region and seen a few photographs and videos. But there is, of course, a difference between reading about a place and moving into it. Bucovina’s music, its houses, the delicate verticality of its architecture… All these details appearing along the road quietly reduced the distance between me and a geography that had until then been foreign to me.
スチャヴァの市街地を離れ、田園の方へ進んでいくと、やがてフルモスに着いた。小さな町と呼ぶこともできるだろう。ただ、その土地が属する地理は、この場所をもっと広い文化世界の一部としていた。ブコヴィナである。ここへ来る一、二日前、私はこの地域について少し読み、写真や映像もいくつか見ていた。しかし、ある場所について読むことと、その場所の内部へ向かって実際に移動していくこととのあいだには、やはり違いがある。ブコヴィナの音楽、家々、建物の繊細で垂直的な建築……。道沿いに現れるそうした一つ一つの細部が、私の知らない土地とのあいだにあった距離を、気づかないうちに少しずつ縮めていった。
Belki kültürel uyum dediğimiz şey de biraz böyle gerçekleşiyor.
Bir yere bir anda alışmıyorsunuz.
Önce bazı ayrıntılar size tanıdık gelmeye başlıyor.
Sonra siz, onların arasında biraz daha az yabancı oluyorsunuz.
Perhaps cultural adaptation happens a little like this as well.
You do not become accustomed to a place all at once.
First, certain details begin to feel familiar.
Then, among them, you become a little less of a stranger.
おそらく、文化への適応というものも、少しこれに似ているのだろう。
人は、ある場所に一瞬で馴染むわけではない。
まず、いくつかの細部が少しずつ親しく感じられるようになる。
そしてそのなかで、自分自身も少しずつ「よそ者」ではなくなっていく。
Üçüncü bölümü yakında...
Part Three coming soon…
第三部へ続く……


Yorumlar